31 Ekim 2020 Cumartesi
Anasayfa > SAMSUN'DA KİM KİMDİR? > İstanbulun Manevi Fatihi Kavaklı Akşemseddin

İstanbulun Manevi Fatihi Kavaklı Akşemseddin

24.05.2012 14:30 12 14 16 18 yazdır
Akşemseddin (Muhammed bin Hamza), h. 792 m. 1389/1390 yılında Şam’da doğdu ve 863/ 1458 yılında da Göynük’te vefat etti. Asıl adı Şemseddin bin Hamza olup Akşeyh ve Akşemseddin adlarıyla tanındı. Muhammed Sühreverdî’nin torunlarından Şam
İstanbulun Manevi Fatihi Kavaklı Akşemseddin
 İSTANBUL’UN MANEVİ FATİHİ KAVAKLI AKŞEMSEDDİN 

Yrd.Doç.Dr.Mustafa GÜNEŞ

Akşemseddin (Muhammed bin Hamza), h. 792 m. 1389/1390 yılında Şam’da doğdu ve 863/ 1458 yılında da Göynük’te vefat etti. Asıl adı Şemseddin bin Hamza olup Akşeyh ve Akşemseddin adlarıyla tanındı. Muhammed Sühreverdî’nin torunlarından Şamlı bilge Şerefüddin Hamza’nın oğludur. Soyu Hz. Ebubekir’e kadar ulaşan Akşemseddin, yedi yaşında iken babasıyla birlikte Anadolu’ya gelerek günümüzde Samsun’a bağlı olan Kavak ilçesine yerleşti. Babası Şeyh Hamza’nın mezarı Kavak’tadır. Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve dolasıyla İstanbul’un manevi fatihi kabul edilen Akşemseddin, şiirlerinde dini-tasavvufi görüşlerini dile getirdi. Bildirimizde, Akşemseddin’in kısa hayatı ve Fatih’le münasebetinin yanında dini-tasavvufi görüşlerini dile getirdiği şiirleri verilecektir.

Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve İstanbul’un manevi fatihi mutasavvıf, âlim, tabip ve şair Akşemseddin’inin devrinin en ünlü bilgelerinden biri olan Hamza Efendi’nin oğlu olarak 792/ 1389/ 1390’da Şam (Dımışk)’da doğduğu bilinir. Asıl adı Şemseddin Muhammed olan Akşemseddin’in adı kaynaklarda Muhammed bin Hamza şeklinde geçer. (Taşköprî-zâde Ahmed, 1985: 26); (Mehmed Mecdî, 1989: 240); (Kitâb-ı Silsile, 40); (Şemseddin Samî, 1889: 265–266); (Özönder, 1974: 29-33). Suhreverdî’nin (ö. 632/1234) torunlarından olan babası Şeyh Hamza’nın soy ağacı, Hz. Ebubekir’e kadar ulaşır. (Riyâzî Muhammed, 76b); (Kılıç, 1998: 132); Enîsî,102a-b); (Bursalı Mehmed Tahir, 2000: 12). Akşemseddin, yedi yaşında iken babası ile birlikte Anadolu’ya gelerek bugün Samsun iline bağlı Kavak ilçesine yerleşti (799 /1396–97). Babası Şeyh Hamza’nın mezarı burada bulunmaktadır (Enîsî,102b).

Akşemseddin ile ilgili olarak son asır tezkirecilerimizden Mehmet Nâil Tuman, şu bilgileri verir:

“Şeyh Şemseddin Muhammed Efendi, Hamza Efendi’nin oğludur. Şehabeddin Sühreverdî sülâlesinden olmakla bu suretle nesli Hazreti Ebubekir-i Sıddîk’a müntehî olur. Şam’da doğdu. Vefâtı Cemâziyelâhir H. 863/ 1458. Göynük’de medfûndur. Kâşifü’l-Esrâr (Türkî) vefâtına tarihdir. Vefâtı târihini Kâmusu’l-Âlâm ile Lügat-ı Tarihiyye ve Coğrafiyye’nin 864 ve Sicill’in 880 olarak kaydetmeleri doğru değildir. Mutasavvıfâne ilâhiyyâtı (şiirleri) vardır (Mehmet Nâil Tuman, 2001: 233).

Manevi kir ve pasları temizlemekte çok başarılı, riyâzet ehli, saçı, sakalı, yüzü beyaz bir kişi olduğu için hocası Hacı Bayram-ı Velî tarafından kendisinde Akşemseddin ve Akşeyh unvanlarının verildiği rivayet edilir. Ayrıca az yeme, az uyuma ve az konuşma gibi özellikleri sebebiyle yüzünün beyazlaştığı bilinir (Özönder, 1974: 29).

Akşemseddin ve ailesi hakkında en güvenilir kaynak kabul edilen (Köprülü, 1950: 183) Emîr Hüseyin Enîsî’nin Menakıb-ı Akşemseddin’i diğer kaynaklar da Akşemseddin, yedi yaşında iken babasıyla birlikte Kavak’a gelerek buraya yerleştiğini belirtirler. 

Enîsî’nin Menakıb-ı Akşemseddin’inde, Akşemseddin’in soyu, ailesi ile birlikte Şam’dan Kavak’a gelişi, bölgedeki hizmeti ve babası Şeyh Hamza’nın kerametleri hususunda şu bilgiler yer alır:

Akşemseddin, Şeyh Şihâbeddin’in oğullarındandır. Hz. Ebubekir’e kadar uzanan soy ağacı

(Muhammed Akşemseddin, Şeyh Hamza, Şeyh Hacı Ali, Şeyh Hediye, Şeyh Musa, Şeyh Muhammed, Şeyh Ebu Hafz ve Şeyh Şihâbeddin es-Suhreverdî, Muhammed, Abdullah, Mesûd, Hasan, Âsım, Nasr, Kasım, Muhammed ve Hz. Ebubekir) burada belirtilmiştir. Akşemseddin H.792 tarihinde Şam’da doğdu. Babası Şeyh Hamza’nın, Şam diyarında birçok kerameti ortaya çıktı. Yüce Allah’ın emriyle o diyardan Anadolu’ya göç etti. Amasya sancağında Kavak kasabasına yerleşti. Mübarek kabirleri buradadır.

Rivayet olunur ki defnedildiği gece, kabrine sırtlan adı verilen bir kurt geldi. Mübarek kabrini açtı ve mübarek bedenini (cesedini) yemek istedi. Şeyh Hamza, elini yattığı yerden çıkardı; kurdu yakalayarak boğazından tutup öldürdü. Ertesi sabah kabri ziyarete gelenler, Şeyh Hamza’nın cesedini bu vaziyette (eli kabrin dışında) buldular. Kurdu oradan kaldırarak Şeyh Hamza’nın elini tabutun içine koydular. Şeyh Hamza’nın eli, tabutun içinden tekrar dışarı çıktı. Sezgi gücü yüksek olan bir kimse: “ Temiz olmayan kurda değdiği için elin yıkanması gerekir.” dedi. Yıkayıp tabutun içine koydular. O zamandan sonra Şeyh Hamza’ya Kurtboğan dediler. Şeyh Hamza’nın mezarı, o bölgede Kurtboğan mezarı olarak bilinir.

Rivayet olunur ki Akşemseddin yedi yaşında Ku’ran’ı ezberledi. Babası Şeyh Hamza ile Anadolu’ya geldi. Şeyh Hamza, Anadolu’da vefat etti. Oğlu Akşemseddin ilme talip oldu. Arapça ilimlerin yanında fen ve edebiyat alanındaki ilimlerle de meşgul oldu. Akranları arasında seçkin duruma geldikten sonra Osmancık Medresesi’ne hoca oldu. O günün şartlarında, pozitif bilimlerle meşgul olmasına rağmen tasavvufî ilim (gönül ilmi) isteği, kalbinden hiç çıkmadı (Enîsî, 102b).

İstanbul’un manevi fatihi (İstanbul’un fetih yılı H. 855) olan Akşemseddin’in Fetih ve Fatih’le ilgisi hakkında da Menakıb-ı Akşemseddin’de şu bilgilere yer verilir:

Merhum Sultan Mehmed Han, yirmi bir yaşında sultan oldu. Fetihten bir yıl sonra, Edirne’de bilgin ve devlet adamlarının ileri gelenlerini topladı. İstanbul’un fethini onlarla enine boyuna değerlendirdi. Bilginlerden birisi o zaman fethe razı olmamıştı. Hz. Peygamber’in sahabeleri, dört halife ve tâbiinden birçok kişinin İstanbul’u almak için savaştıkları halde başarılı olamadıklarını belirterek konuyla ilgili hadisleri değerlendirerek İstanbul’un fethinin Mehdî’ye nasip olacağını belirterek savaşa engel olmak istemişti.

Sultan, ilgili hadislerin Akşemseddin tarafından da yorumlanmasını istedi. Akşemseddin, bu konudaki fikrini şöyle beyân etti: “İstanbul’u, önce Sultan Mehmed Han feth eder, daha sonra benî-asfer (Batılılar) alır. Onların elinden Mehdî geri alır. Sultan, ileri gelen bilginlerle durumu tekrar değerlendirdi. Sonunda, şeyhin sözüne itibar edilerek İstanbul’un fethine karar verildi. Sonunda İstanbul üzerine gidildi. Elli dört gün savaş yapıldı. Sonunda, batı ülkelerinden İstanbul’a büyük gemiler, asker ve yiyecek geldi. Kâfirler şenlik yaptılar. Bu durum karşısında âlimler ve idari kadro toplandı. Sultanın huzuruna çıkarak şöyle dediler: “Bir sufinin sözüyle bu kadar asker kaybedildi ve hazine telef oldu. Batı dünyasından kâfirlere yardım geldi, fetih ümidi kalmadı.” Sultan Mehmed Han, veziri Veliyüddinoğlu Ahmet Paşa’yı şeyhe gönderdi. Vezir, “Kalenin fethi ve düşman karşısında zafer kazanma ümidimiz var mıdır?” dedi. Şeyh bu soruya şöyle cevap verdi: “Ümmet-i Muhammed’den bu kadar müslüman ve gazi, kâfir kalesine yönelsin. İnşallah fetih gerçekleşecektir.” Sultan bu sözle tam ikna olmadı. “Belli bir vakit tayininde bulunulsun.” dedi. Adı geçen veziri, fetih vaktinin tayini hususunu görüşmek üzere tekrar şeyhe gönderdi. Akşemseddin, mürakabeye daldı. Gönül dünyasında yaptığı yolculuk ve araştırma sonrasında, “Bu yılın Rabiülevvel ayının yirminci günü, seher vaktinde, en içten duygularla ve mana âlemininin yardımlarını da hissederek, tarif edilen yönden yürüyüşe başlasınlar. O gün, fetih gerçekleşecek, İstanbul ezan sesleriyle dolacaktır.” buyurdu.

Belirtilen gün ve saat geldiği zaman, Osmanlı askerine yürüyüş emri verildi. Asker önce hisara hücum etti. Sultan Mehmed Han şeyhi de davet etti. Şeyh bu davete icabet etmedi. Kendisiyle görüşme ve kimseyi kabul etmemeleri hususunda da sûfilerini uyardı. Sultan, Akşemseddin’in davete icabet etmemesine çok sinirlendi ve kalkıp şeyhin çadırına geldi.

Sağlam olan çadır kapalıydı. Hançerini çıkarıp bir bölümünü ikiye ayırarak içeriye baktı. Çadırın içinde hiçbir şey yoktu. Şeyh bu sırada toprak üzerinde namaza durup 3

SAMSUN SEMPOZYUMU 2011

secdeye varmış, tacı mübarek başından düşmüş, ak saçları açığa çıkmış, mübarek saçı ve sakalına toprak bulaşmış ve gözünden akan yaşlarla da sofra kadar bir alan yaş olmuştu. Şeyh bu vaziyette dua ediyordu. Sultan şeyhin bu halini ve inleyişini görünce dehşete kapıldı. Dönüp makamına geldi ve kaleye baktı. Askerin önünde, beyaz elbise giymiş bir grubun, Hisar’a doğru gittiğini gördü. Hemen o saatte kale fethedildi.

Rivayet olunur ki şeyhe, fetih vaktini nasıl açıkça nasıl bildiğini sordular. Şeyh bu soruya şöyle cevap verdi:

“Kardeşim Hızır ile yaptığımız gönül sohbeti sırasında, İstanbul’un fethine birlikte şahit olduk. Kale alındığı gün, kardeşim Hızır kıyafetindeki bazı veliler, askerin önünden Hisar’a girdiler. Kale fethedildikten sonra Hızır kardeşimi, kale duvarı üzerine oturarak ayaklarını aşağıya salmış vaziyette gördüm.”

Rivayet olunur ki Akşemseddin, İstanbul fethedildikten sonra ortalıktan kayboldu. Sultan, onu aradı fakat bulunamadı. Onu, üç gün sonra Edirnekapı yakınlarındaki bir viranede ibadet ederken buldular. O günden beri o mahalleye Akşeyh Mahallesi adı verildi.

Rivayet olunur ki Fatih Sultan Mehmed kale fethedilmeden önce şeyhe: “Bana bir dua öğret ki okuyayım.” dedi. Şeyh ona şöyle söyledi: “Ey Fâkih Ahmet! ‘Sen bize yardım et.’ diyerek dua et.” Padişah da aynı şekilde dua etti. Kale alındıktan sonra, Sultan Mehmed, bu dua konusunda şeyhe şöyle bir soru sordu: “Fâkih Ahmed kimdir? Dua sırasında, ben ondan yardım istedim. Allah’a yalvarmış olsaydım daha iyi değil miydi?” Şeyh, şöyle cevap verdi: “O zamanda Fâkih Ahmed büyük bir kutuptu. Yüce Allah, yeryüzündeki tasarrufu ona vermişti.

Büyük fetih, Kur’an’da geçen Beldetün tayyibetün ifadesi gereği, 857 tarihinde gerçekleşti. Sultan Mehmed, çok mutlu oldu. Hiç bir zaman bu kadar sevinmemişti. Bunun üzerine sultan şöyle dedi: “Bende bir ferahlık görürsünüz. Kalenin fethine sevindiğimi zannetmeyiniz. Akşemseddin’in benim zamanımda yaşadığına sevinirim.” dedi.

Rivayet olunur ki Sultan Mehmed şeyhe çeşitli hediyeler vermesine rağmen şeyh kabul etmedi. Akşemseddin, sade ve gösterişten uzak bir hayatı tercih ederek yaşantısını hiç değiştirmedi (Enîsî, 108b-109a-111a).

Mustafa GÜNEŞ 

Yrd.Doç.Dr., Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, mgunes74@gmail.com.

SAMSUN SEMPOZYUMU 2011 

www.samsunbulten.com


Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kategorinin Diğer Haberleri