19 Ağustos 2019 Pazartesi
Anasayfa > Roportajlar > Abdurrahim Karakoç'la Söyleşi
Abdurrahim Karakoç'la Söyleşi

Abdurrahim Karakoç'la Söyleşi

07.06.2012 23:13 12 14 16 18 yazdır
Hakka yürüyen, Şiirimizin edepli ustası Çağımızda Yunus Emre'nin izinden giden temsilcisi Abdurrahim Karakoçla yapılan bir söyleşiyi yayınlıyoruz.
ABDURRAHİM KARAKOÇ'LA SÖYLEŞİ:

Abdurrahim Karakoç'un 75. yaş toyunu kutlayacağız yakında. Avrasya Yazarlar Birliği Karakoç'un 75. Yaş Toyunu programına aldı. Abdurrahim Karakoç 75 yaşında. Nasıl olur? Yüzünde gençliğinin o yağız Anadolu delikanlısı çizgilerinin eskimeden hâlâ muhatabının karakterine göre biçimlenmeğe devam ettiğini görmek ne güzel!...

Sevmediği bir karakterle karşılaştığında içindeki neyse onu yüzünde gördüğünüz yalın ve fakat derin çizgilerin sahibidir o. Sevdiğine fazla belli etmez sevdiğini? Her Anadolu yiğidi gibi günlük konuşmalarında sevgi sözlerini pek bulamazsınız; ama her sevdiği insanla tesis ettiği muazzam dostluk âbidesi kâh seyahatlerle, kâh aynı dâvâya baş koymalarla, kâh bir dilim ekmeği bölüşme, küllenen bir hâtırayı diriltme, kâh samimiyet ve mesuliyet seanslarıyla nesilleri bir arada tutma aşkıyla büyür. Aşkıyla, iradesiyle, fikriyle?

Elbette ki bu dostluk âbidesi şiirle süslemiş, fikirle çelikleştirilmiş, sevgiyle yontulmuştur.
Şair ve âlim bir baba; şair ve kahraman seven ve bu yüzden oğullarının yüksek seciyelerini şiirlerinden bile önde sayan bir anne sevgisinde de günlük konuşma diline pek yansımayan bu müesses yapı vardır. her daim yenilenen ve fakat eskimeyen, pörsümeyen yanını inatla muhafaza eden âbidevî yapı?

Ve sonra bu aile yapısına eklenen yükseltisi ve alçaltısı bol coğrafya, kültür ve toplumsal çevre?

Hemen bütün kardeşlerin şair olduğu aile ortamına ilave olarak yine şairleri ve kahramanları bol olan Maraş'ın dağları, ovaları, suları, çiçekleri genç Abdurrahim'in şiir iklimini meydana getiriyor; şair ve kahraman tabiatını âdeta bir dâvâ halinde örüyordu.
Her büyük şair gibi çocukluk ve ergenlik şiirlerini yakan Abdurrahim, içindeki ses ve ışığın bütün bir Türkiye'ye; Türklük, İslamlık ve insanlık dünyasına kendince bir şeyler katacağını idrak etmişti.

Bu ses ve ışık ona İsyanlı Sükut'u, Doktor Bey'i, Hakim Bey'i, Hasan'a Mektuplar'ı, yazdırdı. Tohum'da, Serdengeçti'de, Fedai'de, Devlet'te, Türk Edebiyatı'nda, Divan'da, Doğuş'ta, Yeni Ufuk'ta, Yeni Düşünce'de, Yeni Hafta'da, Gündüz'de, Vakit'te ve daha birçok dergi ve gazetede yayınlanan şiir ve yazıları, yayınlanmış onlarca kitabı onu edebiyat dünyamızdaki haklı şöhretine ulaştırdı.

Şair ve dâvâ adamı kimliği, sadece yazdığı şiirlerle değil, yaşadığı şiir gibi bir hayatla da pekişti, kökleşti.

Ama Türkiye'nin asrımızdaki en büyük halk şairi olan Karakoç, son dönemde daha çok Mihriban türküsüyle geniş kitlelerce tanındı, bilindi.

75 yaşındaki Karakoç'a gençlik aşkının yazdırdığı üç Mihriban şiirini sorduk. Mihriban'ı sorduk. Gördük ki, yüzünde daha önce tarif ettiğimiz derin çizgilerin ötesinde sönmeyen bir aşk çizgisi var. Saf, duru, çocuksu bu aşkın bir Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Pol ve Virgini, Romeo ile Juliet masalından hiç de geri kalır yanı olmadığını biliyorum.

Bir başka Karakoç: Sezai Karakoç'un Mona Roza şiiri ve Muazzez Akkaya'sı iki üç ay önce Türkiye'nin gündemini yeniden meşgul ettiğinde haberciler, Mona Roza şiirinin muhatabı Muazzez Hanımı arayıp bulmuşlar ve onun Sezai Beyin aşkından ve şiirinden haberdar olmadığını ortaya çıkarmışlardı.

Mihriban ise Karakoç'un şiirlerinden haberdardı. Abdurrahim Karakoç Mihriban şiirlerini hem Mihriban'ın yüzüne okumuştu hem de gazeteye basmıştı.

Abdurrahim Karakoç'un, bölge gazetesinin mücellit bölümünde gazetenin orta sayfasını nasıl yeniden dizdirdiğini, birkaç nüsha gazetenin orta sayfasına şiiri nasıl döşettiğini ve postayla muhatabına gönderdiğini anlatırken yüzünde o yıllardan kalma muzip ifadesini keşfettim.

Karakoç'la Mihriban'ı konuştuk. Mihriban'la annesini konuştuk. Sır Mihriban'ın annesinden sakladığı aşkında idi.

Şimdi Mihriban yaşlanmış olmalı? yaşlanmayan şiir ise her saf, duru ve çocuksu aşkların inşasında estetik planı oluşturuyor. Mihriban'la bu coğrafyanın aşkları gergef gibi işleniyor. Mihriban'ı kızında ve şiirinde yaşatan Karakoç'un şiiri ve ruh dünyası etrafında yaptığımız söyleşiyi okuyucularımızla paylaşıyoruz.

-Bazı anahtar kelimeler vardır. Söylendiğinde insanlara çağrışımlarda bulunur. Mesela Osman Yüksel Serdengeçti?

-Allah rahmet eylesin, dürüsttü, namusluydu, yiğitti, dünyaya kıymet vermedi.

-Tanışmanız nasıl oldu mesela?

-Tanışmamız enteresandır. Ben Serdengeçti mecmualarını okurdum, severdim. Bu adam nasıl adam derdim. Karakteri de uyuyor bana ki, o da hicivcidir. Geldim Ankara'ya amcamın oğlu da Etlik'te asker. İzin aldık, aldım onu yanıma. Gidelim bakalım bu adamı bulalım dedik. Şurada burada denilirken sonunda Denizciler Caddesi'nde Deniz Palas Oteli'nin alt katında dediler. Gittik selam verdik, oturuyor orada tek başına. Arkası da hep kitap dolabı, dizi dizi kitap dolu; yememiş, içmemiş kitap almış.

Selam verince evvela şöyle bir baktı ve kendini tanıt bakalım dedi. Ben olur dedim daha bir şey demeden kafasını şöyle bir masaya koydu düşündü, "Sen Karaoğlan Abdurrahim Karakoç olmayasın?" dedi. "İyi isabetli bir teşhis de, nerden bildiniz" dedim. "Çok sert bir selam verdin" dedi. "Tamam da benim selam şeklimin sert olduğunu bir yerden duymadınız her herhalde" dedim. "Kapıdan içeri girdiğinde, ben senin çehrene baktım. Türkiye'nin çilesini çekenlerden, bir fikir sahibi olanlardan olduğun işaretini aldım. Çehrenle beraber şiirlerin aklıma geldi" dedi.

-Kaç yaşındasınız o dönem?

-Valla "Hasan'a mektuplar" çıkmıştı. Osman Yüksel ağabeyin de aklına ilk o şiir sonra diğerleri Hakim Bey, Tohtur Bey, İsyanlı Sükut gelmiş. Şöyle dedi: "Kim olduğunu düşünürken, "Tohtur bey, Hakim bey, İsyanlı Sükut" aklıma geldi. İşte fazla zorlama beni, çehren ele verdi." Yani hakikaten şiirden insanı yakalamak çok önemli bir şey. Ta Kahramanmaraş, Elbistan kasabası civarından bir adam? Beni görmemiş, fotoğraflarım çıkmamış, bir yerlerde yayımlanmamış; ama şiirlerim yayımlanıyor. O beni tahmin ediyor, bu her insana da mahsus bir tahmin değildir. Tabii ondan sonra da sık sık görüşmemiz oldu.

-İlk şiiriniz nerede yayımlandı?

-İlk şiirimi ilkokul çocuğu iken yazdım. Yayımlanmadı ama arkadaşlarımı hicvederdim. Yani şiirle ötekilere??.düşman olurdum.

-Yani sizin şiir ve hiciv yazarlığınızın atbaşılığı ta o zamana dayanıyor?

- Evet. Sonra büyüdük, genç olduk. O zaman da aşk meşk şiirleri, vurdu-kırdı şiirleri yazdım.

-Vurdu-kırdı derken?

-Yani dava şiirleri filan. Sonra bir zaman geldi ben milletin huzuruna çıkmam ve tanınmam lazım dedim. Ama bu şiirlerle olmaz dedim. Bunlar benim hamlık dönemim dedim, onları yaktım, iki kitap olurdu.

-İlk şiirlerinizi yaktınız yani?

-Belki güzelleri de vardı içinde ama beğenmediğim şiirler vardı. Onunla okuyucunun huzuruna çıksam, şimdiki Abdurrahim Karakoç olamazdım. Çünkü herkeste ilk okuduğunda aklında kalan bir imaj var.

1958'den itibaren başladım yeni şiirlerimi yazmaya. Yazdıklarımın hepsi de, mevcuttur, hiçbirini de reddetmedim, hepsi de kitabıma girdi.

-İlk şiirinizi geçtik pekâlâ; yayımlanan ilk şiir nerede yayımlandı?

-Bizim orda mahalli gazeteler vardı. Ankara ve İstanbul'da dergiler vardı. Şiirlerimi Tohum dergisine yazardım ben. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu okumuş Almanya'da o zaman Tohum dergisine bir mektup yazmış Abdurrahim Karakoç'a verilmek üzere diye. Onlar da benim adresimi alıp, ta oraya gönderdi. Oradan bana geldi, mektuplaştık onunla da. Rahmetli benim ironi yapmamı çok müthiş karşılardı. Ya dedi hiç görülmemiş bu nasıl ironi derdi, hicivlerimden dolayı. Birkaç defa mektuplaştık. Ağabeyime yazdıklarının içinde de vardı benden bahseder överdi. Bir gün bir şiir geçti elime. Yeni Işıklar filan vardı oralara yazıyorduk, mahalli gazeteler vardı.

Hele Kilis'te çıkan bir gazete vardı Kent gazetesi oraya yazardım. Bir baktım Kent gazetesinde yazanları hep solcu gördüm. Aa dedim bu nasıl iş? Birine çatıyorlar orda bir gazete var Hudut Eli diye. Bir okudum, baktım hoşuma gitti, görüşleri görüşlerime yakın? Hudut Eli'nde yazdım, buradakilere verdim, veriştirdim. Hudut Eli'nin sahibi, Muzaffer Hakalan diye yaşlı bir adam, çocuğu yok, kocaman müessesesi var, matbaası filan, yalvardı. İlla buraya gel, bütün müessesenin yarısı senin dedi. Şimdi geçerim, annem babam buna karşı gelir. Ve orada birisi benimle bir röportaj yaptı, parmak gibi bir oğlan. Mehmet Çiftçi.

İzmir'de bir gazete çıkıyordu. Kemal Fedai diye bir sahibi ve başyazarı var. Fedai bey deli dolu yazılar yazan bir adam. Şuna iki şiir göndereyim dedim. Gönderdim İzmir'den. Adı Kemal Fedai Coşkuner. Bir mektup geldi, ben senin şiirlerini gazeteye koymuyorum diye. Eğer sen bu şiirlerden her sayı bir tane gönderirsen, ben dergi çıkartacağım. Kabul ettiğimi söyledim. Fedai dergisini çıkarttılar. 3. hamur kağıttan, kapağı da öyle. 5-6 ay sonra tiraj 60 bini buldu, müthiş bir şey bu. Bir defa rahatsız olduğum için yazı gönderemedim, beni mahvettin dedi. Benim şiirler geziyor o zaman, herkes bunu okuyor. 27 Mayıs oldu, kimsenin ağzını açamadığı bir zaman. Benim ilk kitabımı da Fedai bastı. Kitap, Hasan'a Mektuplar. İki baskı yaptıktan sonra, ya dedi bizim Aksekili şiir yolluyor dedi, Coşkuner. Osman Yüksel bir de ben basayım dedi. Olur dedim. Serdengeçti'de zaten çıkıyor da ilaveli bir baskı yaptı. Her biri 10 bin adet bastı. O zamanlar ne güzeldi ya.

Daha sonra Töre'yle anlaştım, orada yazmaya başladım. Öyle öyle gitti.

-Herkes Abdurrahim Karakoç'u Hasan'a Mektuplar'la tanıdı değil mi?

-Evet ama esas tanınma Fedai dergisiyle oldu, Türkiye geneline yayılan. Her sayıda 60 bin ne demek? Eskiden şimdiki gibi değildi, gitti her tarafa dağıldı. Böyle bir yazma serüvenimiz oldu.

Sonraki yıllarda mücadelemize devam ettik. Çok zaman Devlet gazetesi'nde yazdım, haftada bir çıkardı. Başka gazetelerde de yazıyordum, Yeni İstanbul'da, Hergün'de.

-Bu arada memuriyet devam ediyor?

- Memuriyet devam etti. Ben memuriyette yazdım bütün şiirlerimi zaten. Şimdi bana soruyorlar, bunlar başından geçti mi diye? Yok ya neden geçsin başımdan diyorum. Doktor da hakim de benden çekinirdi o zaman, kalemimden korkardı. Bir de ismimiz vardı, severlerdi, iltifat ederlerdi. Ama vatandaşlar öyleydi, görüyordum. Mahkemeye gideni de görüyordum, doktora gideni de. Onlara yapılan bana da yapılmış oluyordu ben onları yazıyordum.

-Serdengeçti'nin o ilk gördüğündeki Kara yağız delikanlı aynı zamanda bütün toplumun vicdanı?

-Evet. Mesela "İsyanlı Sükut" hakikaten romana sığmaz. Romanda anlatırsan, şiir bozulur? Yani 6-7 kişilik bir şiirde romanını yazdım ben Türkiye'nin. Vatandaşla devlet dairesinin romanıydı bu.

-Zaten roman, Cemil Meriç'in dediği gibi yatak odalarının perdesini aralamaya çalışan bir yazı türü ve bizde roman yok derdi o. Yani biz yaşadıklarımızı, sevdamızı, çilemizi şiirle anlatıyoruz?

- Onu sordular bana. Sen romana, hikâyeye filan geçmeyecek misin? diye. Yok dedim, Niye, çok arkadaş geçti dediler. Onlar şiirle meramını ifade etmekte zorluk çektiler de ondan dedim. Ben çekmiyorum o zorluğu. Ben bir dörtlükle bir roman yazarım dedim. Afalladılar, gerçekten de bu böyledir. Şevket Bulut'u bilirsin?

-Allah rahmet eylesin; hikâyecimiz?

-Başta şairdi, iyi bir dostumdur, yani haftada bir görüşürdük onunla. Bazen toplanırdık arkadaşlarla. Sonra hikâyeye yöneldi. Neden dedim? Abi valla senin kadar güçlü olamıyoruz hiç birimiz dedi. Belki hikâyede güçlü olurum ve meramımı senin kadar anlatamıyorum şiirde ben dedi. Hakikaten hikâyede ünlendi, bir çok hikayesi film oldu.

-Abdurrahim Karakoç çok güzel şiirler yazdı. Günümüzün bence Karacaoğlan'ı?.

-Yok canım, Karacaoğlan'la benim tarzım çok ayrıdır. Ben ne Yunus'um, ne Karacaoğlan'ım, ne Fuzuli'yim? Ben benim.

-Gelmek istediğim mukayeseden çok Halk şiirimizin bugünkü en büyük şairi olduğunuz halde tanınmanızın daha çok türküleşen Mihriban'la olması? Türkiye sizi biliyor ama daha çok şiirle ilgilenenler biliyor. Mihriban şiiriniz türkü olunca genelde bütün Türkiye tanıdı. Bunu neye yoruyorsunuz? Popüler kültür biraz edebiyattan uzak olduğu için mi?..

-Şimdi bir söz vardır. Türkün aklı sonradan gelir ya da Türkün aklı, gözündedir derler. Buna bir de Türkün aklı kulağındadır demek lazım. Yani okumaya üşeniyorlar. Ben 1960'ta yazmışım Mihriban şiirini, ihtilal olmadan önce. 1 milyonun üzerinde kitabım sattı. Türkiye'de yazılmış bu kitaplar. Hiç kimse çıkıp da ya burada şu yazıyor, bu deniyor diye dikkat etmemiş. Ne eleştirenler, ne okuyanlar hiçbirisi. Ne zamanki 1995'lerde filan kasete okunmuş sazla beraber, fıttırdı millet, böyle şiir mi olur ne güzel diye. Ya o şiir her zaman vardı. Benim daha iyi, vurgulu şiirlerim de var, onu bilmiyorlar. Onlara da bir okuyan oldu mu herhalde farkına varırlar diyorum. Yani kulağımızda aklımız, duydu mu tamam.

-Madem artık Mihriban'a geldik, Mihriban soralım. Mihriban'ı nasıl yazdınız?

- Bir gün içime bir şey düşmüş, yazmak istemişim, yazmışım. Ha kimdir bu Mihriban? Herkes bunu sorar. Mihriban diye bir kimse yoktur. Nasıl ki Hasan diye birisi yoksa muhatabım. Mihriban da öyledir. Sembol bir isimdir. Ha muhatabım mı yoktu? Kesin vardı canım, olmasa bu şiir böyle çıkar mı? Olduğu için de böyle çıktı işte. Ha sana bir de 3. bir Mihriban şiirinden bahsedeyim. Başlangıçta vardı da sonra nasıl olduysa düşmüş bu. Bende de kalmamıştı, bir yerlerden çıkarıp gönderdiler. O biraz halk şiiri tarzında değil. 3. Mihriban.

- Birincisini Zekeriya Bozdağ besteledi, plağa okumuştu. İkincisini Musa Eroğlu besteledi. Ama üçüncü bestelenmedi.

-Mihriban yaşıyor mu şimdi?

-Bilmiyorum.

-Tüm Türkiye Mihriban'ı merak ediyor. Diğer şiirlerinizi muhayyel bir kişilik üstüne yazıyorsunuz ama Mihriban diye biri var değil mi?

-Adı Mihriban değil ama var. Geçenlerde biri diyor ki ya abi geçenlerde biri hikayesini anlatıyordu senin Mihriban'ın diyor. Yok, hepsi yalan söylüyor dedim. Tabii, benden çıkmadığına göre, herkes farklı farklı anlatacaktır. Ben de kimseye anlatmadım, daha da anlatmam. Yaşayıp, yaşamadığını da bilmiyorum. Yani başımızdan geçmiş, bir macera gibi bir şey; fakat vuslat olmamış, o kendi yoluna gitmiş, ben kendi yoluma. Ben onun ismini verirsem, ayıp olmaz mı bu?

-Sezai Karakoç'un Monaroza şiiri vardı, Monaroza'yı buldular. Kendisine şiir yazıldığından bile habersizmiş, Siyasal'da sınıf arkadaşı imişler?

-Ha benimki bilirdi canım.

-Üçünü de mi?

-İkisini bilirdi. Ben dedim artık unutalım bunları filan. Unutmak kolay mı? Diye bir mektup geldi. Ben de "Unutmak kolay mı deme unutursun Mihriban'ım" diye yazdım. O belki de unutmamıştır da, ateş kalmamıştır. Ateşin, harlı zamanı ayrı, korlu zamanı ayrı, küllü zamanı ayrıdır.

-Ama gözleriniz hala parlıyor?

-Yok canım, geç bunları. Öyle anlar, öyle simalar var ki unutmak istesen aklına düşer, uzağa atarsın, yakına düşer diyorum. Bu böyledir, uzağa atarsın yakına düşer, unutmak istersin aklına düşer. Yani bunu da reddedemezsin. Ha niye yazdım bunu? O şeye karşı yazdım fakat tam unutmayı değil de, esas şey kalmasın diye. Bu şiir çıktı, hangi dergide bilmiyorum, bizim Maraşlı gençler İstanbul'da fakültede almışlar Mahir İz Hoca'yı yolda çeviriyorlar. Şiir okuyalım diye etrafını çevirince, mecbur kaldı diyorlar, birisi okumuş baştan sona, son kıtayı okuyunca dur bakalım demiş. Bundan sonrası var mı demiş. Yok deyince Allah'a şükür demiş. Ya benim 500'e yakın Arapça ve Farsça, Fransızca ve İngilizceden unutmak üstüne aklımda şiir var. Hepsi oldu da insana kendi kendini unutturan bundan başka şiir yok dedi. Son kıtada bunu yapmış bu şair demiş. Eğer o kıtadan sonra bir kıta daha yazsaydı, getirir gözünü oyardım onun demiş. Yaşıyor o değil mi demiş, yaşıyor demişler. Tamam demiş, ellerinden şiiri almış, bir hafta bütün sınıflarda okumuş, dersi bu şiir üzerine işlemiş. İşte edebiyat budur.

-Unutmak ve unutulmamak o kadar derin bir ateş ki bu, şaire öyle bir şey yazdırıyor. Günümüzdeki gençlerin aşklarını, aşk için söylemlerini ve şiirden uzaklaşmalarını neye yormak lazım? Gerçekten aşk yok mudur?

-Nadir olarak var da, şu magazinlere televizyonlara bakınca insan aşk mı kaldı diyor. Üniversitelere filan git gör, günde üç tane aşk mı değiştirilir? Namussuzların aşktan anladığı cinsellik. Aşk hafife alınacak bir şey değildir. Unutulacak da bir şey değildir, elinde olmayan, ta ruhuna işleyen, ebediyete kadar. Bir tane olur, iki değil. Bir insana yıldırım bir defa düşer, iki defa düştüğü görülmemiştir. Aşk da budur, bir defa düşen yıldırım; ikincisi yok.

-Mihriban nerede yayımlandı ilk olarak?

-Hatırımda değil, kendi okudu verdim, eline kendi okudu, ilk defa okuyan o oldu. Ben verdim gitti, ondan sonra da tavrı değişti.

-Tavrı değişti?

-İyice yakınlık oldu. Şiir zevkli bir iştir, yazmasını, okumasını bilince. Tabii o zaman daha talebeydi.

-Siz çalışıyor muydunuz?

-Ben memurdum.O başka vilayetteydi.

-Gider miydiniz?

-Gitmem mi hiç?

-Kaç defa gittiniz?

-Bilmiyorum.
?????????..

-Yani gazete baskıda 1, 4 ve 8 basılmış ama orta sayfası boş çıkartıyorsun??Mihriban'a mektuplar?.haftada on beş günde bir tanesini gönderirdim giderdi kendisine.

-Yani Mihriban'ın esas baskısı illegal olarak bu.

-Evet.

-O düşüncelerini yansıtır mıydı?

-O yazardı bana gönderirdi ama ben ona gönderince zor olurdu. Ben ona gazete gönderirdim o bana mektup.

-Duruyor mu mektuplar?

-Yok.

-Neler yazardı?

-Aklımda yok ki.

-Gazetenin ortasında senin özel baskın var. Gazete çalışanları, birkaç gazeteyi özel basıyorlar; orta sayfada Mihriban şiiri?

-Çocukların yorulmasına üzülürdüm ama üç tane gazetenin orta sayfasını ayrıca dizerler; o zaman hurufat elle diziliyordu mahalli gazetelerde. Mihriban'dan birkaç kıta dizilir, üç dört adet basılırdı. Gazeteyi bana verirler? ben de adrese gönderirim.

-Annesinin, babasının haberi oldu mu ne demişler?

-Ne diyecekler, öyle haberleri olmadı da başka yerden oldu. Hatta konuştuk, sohbet de ettik. Annesi ağır konuştu kızına, böyle bir şey vardı da neden söylemedin, isteyenlerin hepsine yok dedin diye. Bana bir şey demedi.

-Gelin isteyin demediler mi?

-Ben bozdum işi.

-Niye?

-İşte, kafam öyle tuttu, bozdum.

-Sizin Mihriban'ın dışında da çok şiirleriniz bestelendi. Kimileri mahkemelik oldu. Bugün artık bu telif yasalarıyla işler düzeldi zannediyorum. Öyle eskisi gibi hırsızlayan yok herhalde?

-Ya gene var ya.

-Sizin hiciv şiirleriniz, aşk şiirleriniz ve dava şiirleriniz var. Artık köşe yazarlığı da yapıyorsunuz. Yazılarınızda hiciv ustalığınızı konuşturuyorsunuz. Birde yazılarınızda dörtlükler vardı. Daha sonra yayımlandı bunlar?

-3 kitap oldu.

-O dörtlükleri yazarken, birdenbire mi geliyor, yoksa konuya göre mi yazıyorsunuz?

-Politiktir genellikle, ya da günün aktüel olaylarını oraya resmetmektir. Ben iki sayfa yazarım köşe yazısını daktilo sayfasıyla, bir de dörtlük koyuyorum başa. O dörtlüğü yazmak, düzyazıdan kat kat zor,zaman alıyor. Bir dörtlüğü yazmak, dört sayfa yazı yazmaktan zor.

-Dörtlüğün dışında son zamanlarda şiir yazıyor musunuz?

-Bazen oluyor, çok az.

-En son şiiriniz nedir?

-Hatırlamıyorum, unuturum. Bazen yazıyorum ama unutuyorum. "Tut ellerimden" diye bir şiirim var mesela. Bu şiirimi çok severim. Bir kıza verdim, o okuyacak.

Tut ellerimden

Sırattan incedir sevda köprüsü
Beraber geçelim, tut ellerimden
Niyet ak güvercin, vuslat gökyüzü
Beraber uçalım, tut ellerimden

Gönüldeki bir his, kalkandır kışa
Aldırma ayaza, yele, yağışa
Giden ilkbahara, gelecek kışa
Beraber göçelim, tut ellerimden

Birleşmek üzeredir, şafak ve bulut
Korku beklenilmez kapıda durup
İster zehir olsun, isterse şurup
Beraber içelim, tut ellerimden

Çağır hayallerin en ötesini
Yakından duyarsın, aşkın sesini
Sonsuz mutluluğun penceresini
Beraber açalım, tut ellerimden

Hatırla kaybolan hatıraları
Elmastan ışıklı, altından sarı
Zaman tortusundan işte onları
Beraber seçelim, tut ellerimden

Şüphe başlangıçtır, karar nihayet,
Zamanı zamana etme şikâyet,
Kaçmak kurtuluştur diyorsan şayet,
Beraber kaçalım, tut ellerimden

Elinde bir başka kağıdı görüyorum. Bu Üçüncü Mihriban. Bir diğer ismi de Beklemek. Unutursun ve Beklemek? Birinci Mihriban, muhatabına takdim edilmişti. Özel gazete baskısı olarak. Unutursun ise unutmayan sevgiliye haşin bir cevap. Beklemek ikisi arasında. İkisinin hem öncesinde hem sonrasında? bunu daha önceki sohbetlerimizden bile bilmiyorum. Benim için yeni bir şiir. Serbest şiirin serazat rüzgarları da var, hecenin geleneksel iç disiplini de? Beklemek, iki Mihriban'ın zamanından münezzeh? ilk aşkın, daha doğrusu aşkın ilk demlerinde Sarıca düzünde döktüğü gözyaşları kadar eski, âdeta sineye yaslanmış bütün yollar ve yıllar kadar yakından bilinen derin bir ıstırabın sarsması kadar taze?

 

Söyleşi: Lütfü ŞEHSUVAROĞLU

Diğer Röportajlar
Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.